 |
|
1810 yılında Polonya’da, Polonyalı bir anne ve Fransız bir
babadan olan Frédéric François Chopin, ilk halk konserini dokuz
yaşında vermiş ve konser kariyerine çok erken başlamıştı. 1829
yılına gelindiğinde, gerek piyanistliği, gerek de çok orijinal
piyano besteciliği ile Avusturya ve Bohemya’da ünlenmiş, ancak,
kendisini en çok Paris’te rahat hissederek buraya yerleşmişti. O
dönemde, Polonya’daki ihtilalden kaçan pek çok Polonyalı
aristokrat, kendine Fransa’da huzur bulabilmişti. Chopin orada,
Franz Liszt, Vincenzo Bellini, Honoré de Balzac ve Heinrich
Heine gibi ünlü kişiliklerle dostluklar kurmuştu. Hayatının en
tanınmış dönemleri, yazar George Sand (Mme. Aurore Dudevant) ile
geçirdiği yıllardı. Paris’te, kır evlerinin olduğu Nohant’da ve
bir sezon da Majorca’da bir-likte geçen yedi yılda Chopin,
Sand’in etkisi altında kalmıştı. Yaşamının son dönemlerinde Sand
ile olan ilişkisi bitecekti. Verem hastası olarak, İngiltere ve
İskoçya’yı kapsayan bir konser turundan, 1849’da çok
güçsüzleşerek Paris’e dönmüş ve hayata gözlerini yummuştur.
Chopin’in müziği o kadar kendine hastır ki, biraz
dinlemenin ardından, ona ait izler hemen bulunabilir ve müziği
kolaylıkla ayırt edilebilir. Çağdaşlarından bazıları, belki de
kıskanarak, onun büyüklüğüne inan-mamışlardır. John Field’a göre Chopin,
“hasta odası yeteneği”dir. Hector Berlioz, onun, “tüm ömrü boyunca her
gün öldüğünü” söylemiştir. Uzaklardaki Rusya’da bile, Mily Balakirev,
onun için “gergin bir sosyete hanımefendisi” betimlemesinde bulunmuştur.
Tüm bu olumsuz düşüncelere karşın, Chopin, 19. yy. romantik
anlayışlarına tamamen uyan bir piyano tarzı keşfetmiştir. Müziği
özneldir ve melankoliyle doludur; daima, ulaşılmaza giden bir arayışı
betimler. |
Zayıf, belirgin bir burnu olan, bazılarına göre kahverengi, bazılarına
göre ela gözlü, solgun ve güzel elli bir adamdı. Toplumun en üst
tabakalarında ve en iyi ortamlarında bulunmayı her şeyin üstünde sayan,
snop bir kişiliğe sahipti. Estetik anlayışlarında çok tutucu, kıyafeti
daima asil, süsüne düşkün, modayı takip eden, kendine ait bir arabası
olan, nükteci bir yaradılıştaydı. İyi para kazanıyor, bunu çekinmeden
harcıyor ve yetmediğinden hep şikayet ediyordu. Zevk, onun için çok
anlam ifade ediyordu. Avrupa’yı saran romantizm dalgası, ona, diğer
kimselerden daha fazla hitap etmesine karşın, o, bu sözcüğün ağza
alınmasından bile hoşlanmıyordu. Döneminin müzisyenlerinin tamamıyla iyi
geçinse de, onların müziklerini beğenmiyordu. Berlioz’un müziğinden
hoşlanmıyor, Liszt’i boş buluyor, arkadaşı Stephen Heller’a, Schumann’ın
Carnaval’ının, aslında, müzik bile olmadığını söylüyor, Mendelssohn’un
eserlerini görmezden geliyordu. Schubert ilgisini çekmiyor, Beethoven
onu rahatsız ediyordu. Hoşuna giden iki eski büyük besteci, Bach ve
Mozart’tı. Onlara saygı duyuyordu. Bunların yanında, Bellini operalarını
da seviyordu. Chopin, romantizmden nefret eden bir romantikti.
Kendi döneminde Chopin, gerçek bir devrimciydi. Pek çok kişi için
onun müziği, egzotik, izah edilemez ve hatta çılgıncaydı. Liszt bile,
onu, cesur dizonansları ve garip armonileri ile tanımlamıştı. Onu, en
başından itibaren tam olarak anlayan, bir tek Schumann’dı. La ci darem
la mano çeşitlemeleri (op.2) eseriyle ilgili yazdığı makalede, ünlü
“Beyler, şapkalarınızı çıkartın! İşte gerçek bir dahi!” tanımlamasını
yapmıştı. Chopin, bu iltifata, daha sonra da benzerlerini yineleyeceği
biçimde, “Schumann’ın kendisini topluluk içinde aptal durumuna
düşürdüğü” eleştirisiyle yanıt vermişti. Bununla birlikte, piyano çalışı
konusunda şüpheye yer yoktu. Fazla titiz olmasıyla tanınan Mendelssohn,
Chopin’in çalışından çok etkilenmişti. Mendelssohn şöyle yazıyordu:
“...hepsinden önde. Paganini’nin kemanda yaptığı etkileri, piyanoda
yaratıyor ve daha önce kimsenin gerçekleştirilmesini mümkün görmediği
şeyleri gerçekleştiriyor”.
1831’de Paris’e geldiğinde daha 21 yaşındaydı, müzisyenliği tam
anlamıyla gelişmişti ve Liszt’i saymazsak, Avrupa’nın en büyük
piyanistiydi. İlk geldiğinde, bir taşralı olmasına karşın, kendi
değerinin farkındaydı ve amacına odaklanmıştı.
Gerçek olan şudur ki, 1831 yılında, Avrupa’da, Chopin’e piyano
hakkında bir şeyler öğretebilecek ve bunu onun doğal yeteneğine zarar
vermeden yapabilecek kimse yoktu. Varşova’dan, tüm ekipmanlarıyla,
tamamen hazır olarak gelmişti. Etüdlerinin çoğunu bestelemiş, iki piyano
konçertosunu da tamamlamıştı.
Chopin’in gelişimi, oldukça hızlı olmuşsa da, diğer büyük
müzisyenlerle kıyaslandığında, çok da sıradışı değildi. Beş yaşında, en
büyük kız kardeşinin ona öğretebileceği her şeyi öğrenmişti. On altı
yaşında, Varşova Konservatuvarı’nın gururuydu. Tüm kapılar ona
açılmaktaydı; Polonya’daki aristokrasi, onu bağrına basmıştı. Bu soylu
evler, ona, iyi bir yaşamın tadlarını ve ona uygun davranış biçimlerini
göstermişlerdi. On sekiz yaşında Viyana’da fırtına gibi esmişti. Yirmi
yaşında Polonya’yı terk edip, Viyana ve Stuttgart üstünden, gerçek amacı
olan Paris’e doğru yola koyulmuştu.
Paris’e ulaştığında, Avrupa’yı kasıp kavuran etkilerin çok azını
kendisine adapte etmişti ki bunlar, biraz Field’dan, biraz da Hummel’den
gelmekteydi. Onun dışında, kendi çalışı, çalgıyı algılayış biçimi,
kullandığı armonik yapı, süslemeleri, modülasyonları, rubatosu, mazurka
ve polonezlerinde kullandığı folk öğeleri, hep bu döneme kadar, kendi
başına gelişmişti. O, tarihteki en akıl almaz müzik dehalarındandı.
Alfred Cortot, Chopin’in, tüm ömrü boyunca, büyük salonlarda
verdiği kalabalık konserlerin sayısının otuzu geçmediğini söylemektedir
ki bu, Franz Liszt’in, en yoğun olduğu dönemlerde bir ayda verdiği
sayıya neredeyse eşittir. Paris’te geçirdiği on dokuz yılda Chopin,
toplam, on dokuz halka açık konser vermiştir ki, bunların birçoğu, diğer
piyanistler, şancılar, orkestralar, ya da oda müziği gruplarıyla
birliktedir. Az konser vermesine karşın, Chopin, devrinde, gerçek bir
efsaneydi.
Büyük kalabalıklarla birlikte olmaktan hoşlanmıyor, bunu şöyle
açıklıyordu:
“Ben, konser vermek için yaratılmamışım; dinleyiciler beni
utandırıyorlar, nefeslerinden boğuluyorum, meraklı bakışları beni felç
ediyor”.
Chopin’in, halka açık konserlerle ilgili tutumu sadece fiziksel ve
psikolojik nedenlerden ötürü değildi, aynı zamanda, onun, piyanoyu çalış
tarzıyla da alakalıydı. Çalışı, genel olarak, çok yumuşaktı. Franz Liszt’e göre, “Chopin, kalabalıklara karşı etkisinin olmadığını
biliyordu”.
Kendinden önceki piyanistler, ya da çağdaşı olan Kalkbrenner’dan
farklı olarak Chopin, sadece parmakların kullanıldığı bir çalma
tekniğine soğuk bakıyordu; ona göre bilekler, ön kol ve hatta kolun
bütünü, çalma işinde gerekliydi ve kullanılmalıydı. Bu düşünceye sahip
olmakla birlikte, tabii ki, konsantrasyonun büyük bölümü parmaklar
üzerineydi. Bir piyano öğretmeni olarak, geleneksel düşüncenin
savunduğu, tüm parmakların eşit duruma getirilmesi gerekliliği ve parmak
alıştırmalarının bu şekilde yapılması düşüncesine şiddetle karşı
çıkmaktaydı:
“Her bir parmağın gücü, onun biçimiyle orantılıdır. Elin sınırları,
çok güçlü baş parmak ve küçük parmakla çizilidir. Üçüncü parmak,
destekleme noktası açısından, daha büyük bir özgürlüğe sahiptir.
Dördüncü parmak, siyam ikizlerinde olduğu gibi, üçüncü parmağa aynı tendon ile bağlıdır ve bu nedenle en güçsüz parmaktır. Bir kimse, tüm
isteğiyle, bu iki parmağı birbirinden ayırmayı arzu edebilir, ancak, bu
gereksiz ve imkansızdır. Her bir parmak ne kadar farklıysa, o kadar
farklı biçimde de ses vardır. Önemli olan, her parmağı nasıl
kullanacağını iyi bilmektir”.
Chopin, modern piyano anlayışında çok önemli bir kilometre taşını
oluşturmaktadır.
|
|