 |
|
Macar besteci Franz Liszt, müzik tarihinde efsaneleşmiş
isimlerdendir. Onun, gerçekten, dahi bir besteci olup, kendi
orijinal fikirleriyle yeni şeyler üretip üretmediği ile, günün
dinleyici kitlesinin, daha sıradan zevklerine hitap ederek göz
boyayan ve hızlı tekniğiyle gösteriş yapan biri olup olmadığı
arasında iki farklı görüş bulunur. Doğru kararı verebilmek için,
her iki düşüncede de doğruluk payı olduğunu kabul etmek gerekir.
Liszt, Romantik Dönem’in tipik bir ürünüdür. Müziğini
orijinal bulan, ya da hor gören tüm dinleyiciler, onun, sıradışı
kişiliğini ve müzisyenliğini takdir etmek zorundadırlar.
İçlerinden bazıları, oldukça sıradan, derinlikten uzak ve
monoton olmak üzere, yedi yüzden fazla eser yazmıştır. Her
durumda Franz Liszt, 19. yy. sonrasını ve 20. yy.ı derinden
etkileyebilmiş bir bestecidir.
Liszt’in özel yaşamı, müzikal yaşamını da etkilemiştir. Gençliğinde
(1838’e kadar), bir piyano sihirbazıydı; toplumun geleneklerine, Kontes
Marie d’Agoult ile olan ilişkisi ve ondan olan üç gayrımeşru çocuğuyla
meydan okumuştu. Bu yıllarda hakim olan eserleri, daha virtüozce
karakterdeydi: Transcendental Etudes’ün birinci versiyonu, Paganini
Etüdleri, Grand Galop Chromatique ve pek çok fantezi ve transkripsiyon
bu döneme aittir. Aynı dönemde, saf lirik bir güzelliğin sıklıkla
görüldüğü An-nées de Pélerinage eserinin ilk kitabı da tamamlanmıştı.
Weimar dönemi denilen 1839-1847 arasındaki sekiz yılda Liszt, İngiltere,
Polonya, Rusya ve Portekiz’de yoğun konserler vermişti. Seyahatlerin
oldukça yorucu geçmesine karşın, bu dönemde de eskisi kadar beste
yapmıştı. Bu eserlerin çoğu, opera melodilerini baz alan fantezilerdi ve
çoğu günümüze dek unutulmuştu. Bestecinin, Macar müziğiyle daha fazla
ilgilendiği bu dönemde, Macar Rapsodileri, her ne kadar tamamlanmasalar
da, yazılmaya başlanmıştı.
|
Liszt’in, Weimar dışında bir yerde orkestra yönetmediği, ya
da çalmadığı 1848 – 1861 yılları arası, besteciliğinin en verimli olduğu
dönemdi. Olgunluk dönemi usta işi eserlerinin çoğu bu sırada yazılmıştı.
Bu dönemde, Prenses Sayn-Wittgenstein ile yeni bir aşk ilişkisine de
girmişti.
1861 yılında Liszt, Roma’da, boş yere prensesin boşanıp
kendisiyle olmasını beklemiş ve çok az iş almıştı. Bu yıldan, öldüğü
1886’ya kadar, Roma, Budapeşte ve Weimar arasında gezinmiş, önemli dini
eserlerini yazmıştı. Bu dönem, bir anlamda “inziva” dönemiydi.
1838 ila 1847 yılları arasında Liszt, tüm Avrupa’da üç bin
civarında konser verdi. Paris’ten St. Petersburg’a, Londra’dan
Viyana’ya, Berlin’den Budapeşte’ye, nerede bir salon, ulusal tiyatro
binası, otel lobisi, opera salonu, ya da üniversite anfisi bulduysa,
piyanosunu oraya kurup konser verdi. Çağ, demiryollarının çağıydı ve
Liszt, lüks “Offenbach” vagonunda (ki burada oturma odası, yemek odası
ve yatak odası bir aradaydı) tüm kıtayı baştan başa geçti.
Müzikseverler, onun konserleri için, yüksek bilet fiyatları ödediler;
ona çiçekler, mücevherler, hatta, hanım saçlarından lüleler attılar. Tam
on yıl boyunca Franz Liszt, tüm Avrupa’nın en büyük kültürel olgusuydu.
 |
| |
Dinleyiciler, onun, çok ünlü düzenlemelerini dinlemeye geliyorlardı: Beethoven’ın Pastorale’inden yaptığı transkripsiyon, Schubert’in
Erlkönig parafrazı, Meyerbeer’in Robert der Teufel operasından alınan
bir temaya yazdığı fantezi gibi. Liszt’in solo piyanistliği ilginçti;
orkestrayla birlikte sahneye çıkmıyordu, ancak, piyanosuna orkestral bir
anlam yüklüyordu; operacılarla sahneyi paylaşmıyordu, ancak, piyanosuna
şarkı söyletiyordu. Ayrıca, dinleyicileri, eski moda sayılan Bach’ın
Kromatik Fantezi’si, ya da Beethoven’ın “çalınması imkansız”
Hammerklavier sonatını çalarak şaşkınlıktan serseme çevirmeye
bayılıyordu. Piyanosunu çalmadığı zamanlarda bile gerçek bir şovmen,
maceraperest ve doğuştan yorumcuydu.
Liszt, gençliğinde, gerek piyanistliği, gerek de kişiliği hakkında,
kendine özgü bir hazırlık dönemi yaşamıştı. Başlangıçta bile, inanılmaz
yeteneğe sahip olduğu bir gerçektir, ancak, aldığı eğitim oldukça
yetersizdi. En önemli öğretmeni Carl Czerny’dir. Öğretmeninden
ayrıldıktan sonra Liszt, deli gibi çalışmaya başladı. Gençliğinde,
ileride kendini tanımlayacak en önemli sıfat olan “şatafat”tan yoksun,
yumuşak ve romantik bir erkekti. Çok sıkı bir çalışmayla, başarılı da
oldu. 1832’de, bir arkadaşına şöyle yazıyordu:
“Geçtiğimiz iki hafta boyunca, zihnim ve parmaklarım deli gibi
çalıştılar. Homer, İncil, Plato, Locke, Byron, Lamartine, Chateaubriand,
Beethoven, Bach, Hummel, Mozart, Weber hep benim etrafımda do-laştılar.
Onları çalıştım, yaladım yuttum; ayrıca, günde dört beş saat
alıştırmalar yaptım (üçlüler, altılılar, oktavlar, tremololar, tekrar
eden notalar, kadanslar vb.). Ah, eğer delirmezsem, beni iyi bir sanatçı
olarak göreceksin”.
Liszt, solo resital kavramının oluşmasına da büyük katkı yapmıştır.
Prenses Belgiojoso’ya yazdığı 4 Haziran 1839 tarihli mektubunda, o güne
kadar yapılan halk konserlerinin hiçbirinde görülmeyen bir fikirden
bahsetmiş ve böylece, piyano tarihinde, yeni bir kilometre taşı
oluşturmuştu.
Chopin için, “piyano tekniğini tamamen özgür kılmıştır”
denebilirse, Liszt için de, “tüm bu yeni özgürlüğü Avrupa kıtasına
yaymıştır” denebilir. Bu iki piyanist arasında, belki de Chopin,
Liszt’ten daha iyi bir piyanisttir; ancak, güç, çekicilik ve sahnedeki
cazibesi bakımından Liszt, konserlerin gerçek kralıdır. O döneme kadar
tüm piyanistler, Beethoven hariç, ellerini tuşlardan kaldırmadan, çok
yakın tutarak çalarlardı. Liszt ise, ellerini her yerde gezdiriyor,
havalara kaldırıyor, kolunun ağırlığının avantajlarını da kullanıyordu.
Piyanoda orkestrasyon yapan ilk piyanistti, erken dönemindeki popüler
eserlerinin çoğunun, Beethoven, ya da Berlioz’un orkestral eserlerinin
piyano transkripsiyonları olmasına şaşırmamak gerekir.
Liszt, yaşı ilerledikçe, daha dolu bir müzisyen ve daha olgun bir
kişi haline geldi. Her şeyiyle karmaşık bir kimseydi: dahi, cömert,
dindar, züppe, demokratik, hırslı, bazen şeytan, bazen aziz. Tüm
yaşantısını, daima, bir şeyleri arayarak geçirdi. 1865 yılında rahip
oldu ve Roma’dan icazet aldı. Rahipliğin yedi basamağından dördüncüsüne
kadar yükseldi; bu da, bir ayin yönetemeyeceği, ya da günah
çıkartamayacağı anlamına geliyordu.
Bir piyanist olarak kariyeri, yaşamının en önemli bölümünü
oluşturmuyordu. 1847 yılında, ününün zirvesindeyken, konser vermeyi
bıraktı. Bu, bir daha halk önünde çalmayacağı anlamına gelmiyordu. O,
aslında, neredeyse, öldüğü güne kadar insanların önünde piyano çaldı;
övülmek ve ilgi odağı olmak, onun için, hava, ya da su kadar yaşamsaldı.
Ancak, bu performansların çoğu, hayır işleri içindi. Weimar Sarayı’nın
müzik direktörü olarak görevlerine daha çok eğildi, ders vermeye daha
fazla zaman ve enerji ayırdı. Weimar Sarayı, onun, “Geleceğin Müziği”
konseptinin karargah binasıydı; sıklıkla, bu konuya Wagner de dahildi.
Weimar, Liszt’in de sayesinde, tüm yetenekli müzisyenlerin toplandığı
bir merkez haline gelmişti. Tüm bu çalışmalarının arasında, kendi
müziğini bestelemek için zaman bulabilmiş olması çok ilginçtir.
Gerçekten de Liszt, orijinal piyano parçaları, senfonik şiirler, farklı
koral ve orkestral eserler, transkripsiyonlar, düzenlemeler,
konçertolar, başka bestecilerin eserleri için hazırladığı edisyonlarla
oldukça üretken bir besteciydi. Yaşlandıktan sonra, iş yükünü biraz daha
hafifletmek zorunda kaldı. Yine de, daha 1862 yılında, pek çok müzik
dergisine verdiği ilanlarla, artık kendisine gönderilen notalar ve diğer
müzikal belgeleri istemediğini duyurmuştu. Avrupa’daki her müzisyen,
ona, çalması, yönetmesi, ya da tanıtması için, kendi eserlerini
gönderiyordu. 1881 yılında, kendisine gönderilen mektuplar için şöyle
söylüyordu: “Mektuplardan hoşnutsuzluğum had safhada. Aklımı
kaybetmeden, yılda iki bin mektuba nasıl cevap yazabilirim?”
Duyduğu oldukça zor bir müziği, notaya ihtiyaç duymadan aynen geri
çalabiliyordu. Amerikalı besteci ve teorisyen Percy Goetschius, Liszt’e
kendi bestesi olan sonatı çalmıştı; Liszt de, el yazmalarına bakmadan
sonatı, belirli yerlerini nasıl geliştirmesi gerektiğini de örnekleyerek
ona geri çalmıştı.
Şüphesiz ki, tarih boyunca gelmiş en büyük deşifre üstadlarından
birisi Liszt idi. Çağdaşı olan diğer müzisyenler, onun mucizevi
yetenekleri konusunda hemfikirdiler. Mendelssohn ona, Erard salonunda,
kendi sol minör piyano konçertosu’nun el yazmalarını göstermişti;
Mendelssohn’un kendi ifadesine göre “oldukça zor olan eseri, ilk
görüşte, olabilecek en mükemmel şekliyle ve herkesten daha iyi biçimde
çalmıştı”. Mendelssohn’un bu öyküyü anlattığı Ferdinand Hiller, hiç
şaşırmamış ve “uzun süredir Liszt’i tanıyan birisi olarak, onun, bir
eseri, en güzel şekliyle, ilk gördüğünde çaldığını söyleyebilirim; bu
sayede eserden alabileceğinin en fazlasını alır. İkinci çalışında daima,
kendi tatmini için, ona bir şeyler eklemeye başlar” demişti.
Liszt, orkestral partisyonlarda da benzer şekilde başarılıdır. Otis
B. Boise adlı Amerikalı bir besteci, 1876’da Weimar’ı ziyaret
etmektedir. Liszt, ondan, eseri piyanoda çalmasını ister. Boise şöyle
anlatmaktadır:
“Hayatımda hiçbir zaman, böyle büyük bir ustanın karşısında piyano
çalma becerimin bu kadar küçük görüneceğini tahmin etmemiştim; ayrıca,
masumane bestemin de bu eksiklikten muzdarip olacağını. Benim ne kadar
gergin olduğumu gördü ve “galiba kendim çalarsam daha iyi anlayacağım”
diyerek beni rahatlattı. Piyanoya oturdu, çalgı şemasına baktı,
sayfaları sonuna kadar çevirdi, temalarımı ve uyguladığım prosedürleri
takip etti ve ardından, tüm orkestral partisyonu, daha önce hiçbir
müzisyenden dinlemediğim şekilde çaldı. Bu tarz işleri yapanlar
bilirler, sadece on parmak, tüm iç detayları yansıtmaya, sesler
güruhunun arasından önemli olanları ayıklamaya ve gelişme çizgisini
temiz biçimde ortaya çı-kartmaya yetmez. Liszt, tüm bunları sırayla
yapıyordu. İşçiliğin, konturpuantal, ya da enstrumantal, hiçbir özelliği
gözünden kaçmıyordu, bu gelişimi kesintiye uğratmadan yorumlar da
yapabiliyordu.”
Piyano için yazılan hemen hemen her eser Liszt’e çok kolay geldiği
için, eğer, kendisi bir şeyler eklemezse, onlardan kısa sürede
sıkılmaktaydı. Berlioz için Hammerklavier sonatını çaldığı gençlik
dönemlerinde bile, ellerini yazılı notalara bulaştırmaktan geri
kalmazdı; yaşı ilerledikçe, yazılı notalara bir şeyler ekleme konusunda
fikrini değiştirse de, durulmamıştı. Chopin’e göre “Liszt’in eli her
yere uzanmalı”ydı.
Liszt, döneminin gerçek piyano efsanesiydi...
|
|