Ludwig van Beethoven (1770- 1827)

 
   
 
     Genç Beethoven, daha on iki yaşında, kendini kanıtlamış bir doğaçlama ustasıydı; deşifre yeteneği çok gelişmişti, Bonn orkestrasında klavsenci ve kemancı olarak görev yapıyordu. Bu sıkı ve doğru eğitim, onu çok gelişkin bir müzisyen haline getirmişti; o derece ki, do majör konçerto’sunu, provalarda piyanonun akordu bir tam ses kaymış olduğu için, si bemol majöre transpoze edip çalabilmişti.

   1792 yılı, evinden yeni ayrılmış Beethoven’ın, Viyana’da fırtına yarattığı yıldı. Oradaki ilk beğenileri, besteciliğiyle değil, piyanistliği ile kazanmıştı. Çalışındaki bu etkileyicilik, onun, büyük bir virtüoz olmasından değil (ki, büyük olasılıkla değildi), çaldığı müzikal materyalin, diğerlerini çok geride bırakacak enerji ve anlamla derinleşmiş olmasındandı. Doğal olarak Viyana, daha önce de Mozart, Clementi, Wölffl ve Cramer gibi çok önemli piyanistler görmüştü. Beethoven’ın çalışı, onlarla kıyaslandığında daha kaba olabilirdi, ancak, onun çalışı ve müzikal anlayışı gibisi daha önce hiç görülmemişti. Gerçek olan şuydu ki, Viyana, kısa sürede, piyanoda fırtınalar kopartan, en uzak tonlara giden, anlaşılması güç ve derin modü-lasyonlar yapan bu adamda çok farklı bir şey olduğunu anlamıştı.

  Orijinal müzisyenliği, daha en başından kendini göstermişti. Carl Ludwig Junker, 1791’de şöyle diyordu:

  “Çalışı, piyanoya olan geleneksel yaklaşımdan o kadar farklı ki, sanki, başlı başına kendisi için bir yol çizmeye çalışıyor”.



 


   Herkes, onun yüksek ifade gücü karşısında hayran kalıyordu. Tomaschek, Beethoven’ı ilk dinlediğinde o kadar etkilenmişti ki, günlerce piyanoya dokunamamıştı. Takip eden dönemde, Beethoven’ın çalma kalitesi kulaklarında, çok daha sıkı şekilde çalışmaya başlamıştı.

   Beethoven’ın en çok parladığı alan, doğaçlamalarıydı. Viyana’ya geldiğinden beri piyanoda düzenli olarak pratik yapma şansı bulamadığı için doğaçlamaları, yazılı eserlerden oluşan performanslarına göre çok daha iyiydi. Beethoven’ın bu doğaçlamalara önceden ne ölçüde hazırlandığı bilinmemektedir. Piyanistlerin çoğu, eninde sonunda, tanınmış bir melodi üstüne doğaçlama yapmalarının isteneceğinin farkındaydılar. Belirli pasajlar ve armonik yürüyüşler kafalarında programlıydı. Ama Beethoven, doğaçlamaya başladıktan bir süre sonra o kadar kendine has bir yola giriyordu ki, fikirler birbirinin ardından parlıyor, doğaçlama çok zengin ve tamamen orijinal bir hale bürünüyordu. Çoğu kez, nazik Viyana piyanolarının telleri kopuyor, çekiçleri kırılıyordu. Beethoven’ın elinde hiçbir piyano emniyette değildi. Ignaz von Seyfried, bir keresinde Spohr’a, bir halk konserinde Beethoven’ın, daha ilk akorlarda bir düzine teli koparttığını söylemişti. Bir başka olayda, Anton Reicha’dan, Beethoven’ın bir Mozart konçertosu çalacağı akşamda, sayfaları çevirmesi rica edilmişti. Reicha şöyle anlatıyor:

  “Benden sayfa çevirmemi istemişti, ancak, ben daha çok, kopan telleri yerine takmak ve bu tellere dolanan çekiçleri düzeltmekle meşguldüm. Beethoven, konçertoyu bitirmeye kararlıydı; o yüzden ben, bir oturup bir kalkarak, telleri ve çekiçleri düzelterek, sonra geri gelip sayfayı çevirerek, Beethoven’dan daha çok çalışmışımdır.”

   Beethoven Viyana’da herkesten daha fazla piyano kırmıştı. Czerny, Beethoven’ın bu durumu için özür dilerken, onun, yapılmış olan piyanoların kapasitesinden çok fazla şey beklediğini açıklamıştı.

   Beethoven, yeni etkiler yaratan, tüm kuralları yıkan, geniş bir dinamik palet kullanan ve çalışında çok ifadeli bir müzisyendi. O, romantik piyanistlere doğrudan bir bağlantıydı. Disiplinli Mozart ve Cramer’in aksine, içinden geldiği gibi ve klasik olmayan bir tarzla çalıyordu; buna, bastığı yanlış notalar da dahildi. Sağırlığının onu etkisi altına almasından önce bile, hiçbir zaman, tam “kesinlikte” bir piyanist değildi. Kendi çalışı ne kadar rahat olursa olsun Beethoven, öğrencilerini, “dediğimi yap, yaptığımı yapma” klasik idealiyle yetiştiriyordu. Legato çalmada Clementi’yi ve parmak hareketlerinde, eski moda olan Mozart’ı takip ettiriyordu. Yeğeni Carl’ı kendine öğrenci olarak kabul etmemiş, onu Czerny’ye emanet etmişti. Yine de, onun gelişimini çok yakından gözlemliyordu. Czerny’ye, sürekli, nasıl ders vermesi gerektiğini öğüt-lüyordu. Ona göre Carl, önce parmaklarına konsantre olmalıydı, ardından ritme, ardından da “tolere edilebilir bir doğrulukta” nota okumaya. Beethoven, Czerny’ye, küçük hatalarında onun çalışını bozmamasını ve düzeltmeler yapmak için eserin sonunu beklemesini de öğütlüyordu.

   Beethoven, piyanonun sorunlarıyla derinden ilgiliydi. Yaşamının büyük bir kesiminde Viyana piyanoları kullandı; bunlar, önceleri, beş oktavlıydılar, Waldstein sonatından itibaren altı oktava çıktılar. Ancak, Beethoven, çalgıların kapasitelerinden hiçbir zaman tam olarak tatmin olmuyor ve üreticileri, daha dolgun sese sahip, daha etkin bir çalgı için zorluyordu. Daha 1796’da, piyano üreticisi Johann Streicher’a, oldukça keskin bir mektup yazmıştı:

  “Çalınışı göz önüne alındığında hiç şüphe yoktur ki pianoforte, üstünde en az çalışılan ve en az geliştirilen çalgıdır: dinleyende, sıklıkla, arp havası uyandırmaktadır. Sevgili dostum, mutluyum ki sen, müziği hissedebilen herkesin, bir pianoforteye şarkı söylettirebileceğinin farkında olan az kimseden birisin. Arp ve pianofortenin tamamen farklı çalgılar olarak görüleceği zamanın bir an önce gelmesini umuyorum.”

   Beethoven’ın Viyana piyanolarından şikayetçi olduğunu düşünmek için yeterli neden vardır. O, özellikle, çalgının kuvvetli çalınma kapasitesinden memnun değildi. Sıklıkla, çok sert çaldığı için, tuşları, ya da telleri kırdığı bilinmekteydi. 1817 yılında Bayan Streicher’dan, işitme kaybına uğradığını söyleyerek, daha yüksek volümlü bir çalgı üretmesini istemişti. Ancak, sağırlığından önce bile, içindeki coşkun duyguları ifade edebilecek güçlü bir çalgıya ihtiyaç duyduğundan emin olabiliriz.

   Dönem, Napoleon’un ardından, milliyetçi duyguları canlandırma ve kültürel açılardan kendine dönme dönemi olduğu için, Almanca sözcüklerin kullanımı da çok revaçtaydı. Bu yüzden Beethoven, pianoforte yerine, Almanca “çekiçli klavye” anlamına gelen “Hammerclavier” sözcüğünü tercih etmiş, 1816 yılında yayıncısına gönderdiği op.101 La majör sonat’ının kapağına “pianoforte ya da hammerclavier için” diye yazmıştı. Ona göre çalgı Alman icadıydı (o dönemde herkes öyle düşünüyordu), dolayısıyla, adı da Almanca olmalıydı. Bir sonra gelen sonat, op.106, bu isimle basıldı ve hep o şekilde anıldı. Dört yıl sonra gelen op.109 mi majör sonat da für das Hammerclavier diye başlıyordu. Ancak, bu defa eserin yayıncısı olan Berlin’li Schlesinger, kendisi konuya sıcak bakmadığından ve müşterilerinin eski alışkanlıklarını değiştirmek istemediklerini bildiğinden, eseri, “pianoforte için” ibaresiyle basmıştı.

   Beethoven’ın, yaşamı boyunca, sürekli piyano sonatları yazması ve bunların yayınlanması, bu tarz piyano müziğine duyulan talebi de göstermektedir. Genel pratik olarak sonatları, üçlü, ya da altılı gruplar haline yayınlamak yerine, op.53’ten itibaren, uzun süren düzeltmeler ve revizyonlardan sonra, birer birer yayınlanmışlardır. Bunları, çoğunluğu Viyana’nın aristokrat tabakasının oluşturduğu, bay ve bayan eşit sayıda kimseye ithaf etmiştir. Sonatlarından ikisi, bu eserlerin ithaf edildiği kimselerin adlarıyla anılmaktadır: op. 53 Waldstein sonatı, Kont Ferdinand von Waldstein’a, op. 78 Therése ise, Kontes Therése von Brunswick’e adanmıştır. Diğer sonatların pek çoğuna da, gerek çalanlar, gerek de dinleyiciler tarafından takma adlar yakıştırılmıştır: op.27 No.2 Ayışığı, op.28 Pastoral, op.31 No.2 Fırtına, op.57 Appassionata ve op.79 Cuckoo gibi.

   Mozart’ın piyano müziği stili, Stein ya da Walter gibi üreticilerin beş oktavlı piyanolarına uysa da, Beethoven’ın eserleri, Viyana, ya da İngiliz piyanolarının daha geniş kapasitelerine gereksinim duymaktaydı. 1802 yılına kadar bestelenen sonatlar, Mozart’ın da kullandığı, “fa – fa” beş oktavlık aralığına (FF – f’’’) uygun yazılmışlarsa da, 1803-4 tarihli op.53 do majör Waldstein sonatı, üst oktavda “la”ya kadar uzanmaktadır (a’’’). Aynı eserin Introduzione bölümünde de, o güne dek kullanılmayan bir alt sınır olan en alt oktavdaki “mi” (EE) kullanılmıştır. Bir sonraki yıl yazılan fa minör op. 57 Appassionata sonatı, daha da geniş bir aralığa gereksinim duymakta, tüm beş buçuk oktava (FF-c’’’’) yayılmaktadır. Çalgının kapasitesini sınırlarında kullanmak, farklı partilerdeki sesleri ayırmak, saldırgan dinamik zıtlıklarla yüklü akorlara yer vermek gibi özellikleriyle Beethoven’ın piyano orkestrasyonu, kendinden önce gelen Viyanalı bestecilerden çok farklı bir konumdadır. Takip eden yıllarda Beethoven, kullanım kapasitesini daha da zorlayarak, op.106 Hammerklavier sonatı’nda (1817-18) altı buçuk oktavlık aralığın tamamını kullanmıştır. (CC – f’’’’) Ancak, şu da akılda tutulmalıdır ki, Beethoven’ın kullandığı çalgının özellikleri, tınısı, dinamik nüansları ve artikülasyonu, günümüz çalgılarından çok farklıdır.

   Eğer Romantisizm, hayal gücü ve lirisizmin şiddetli duygularla birleşimi olarak ele alınırsa, o zaman, Beethoven ilk ve belki de en büyük romantiktir. Bir başka anlamda Romantisizm, bir geleneği yıkan anlayışlar içermektedir. Bu açıdan bakıldığında ise Beethoven, bu geleneği tamamen yıkmak yerine, kendisini o geleneğin üstüne inşa etmiştir. Bu nedenle, onu, çok geniş bir ufka sahip Klasik bir besteci olarak görmek ve olgunluk döneminin, yeni gelen Romantik Dönem’i hazırladığını kabul etmek gerekmektedir.