18. yy. Pianofortesi

 
   

   18. yy. pianofortelerinden bahsederken, gözümüzde, günümüzün konser piyanolarını canlandırmak yanlış olur. Bu çalgılar, görüntü olarak klavsen ve klavikordun etkisinden kurtulamamış zayıf ve çelimsiz aletlerdi. Klavseninkinden daha sağlam olmayan metal tellere sahiptiler; bas sesleri çıkartan teller, genelde, pirinçtendi. Tellerin gerginliği, onu taşıyan tahtaları zorlamamak için, sınırlı tutulmak zorundaydı. Modern piyanoların sahip olduğu metal levhalar o günlerde bulunmamaktaydı; hatta, rezonans sağlamak için metallerin kullanımına olumsuz yaklaşan bir önyargı hakimdi. İnce ve çok da gerdirilmemiş tellerin üstünde, ancak, çok büyük ve ağır olmayan çekiçler işleyebilirdi. Çekiçlerin başları oldukça küçük, hatta, bazen nokta gibiydi. Kaplama malzemesi olarak keçe yerine Cristofori’nin ilk çalgısında olduğu gibi, sıklıkla geyik derisi kullanılmaktaydı. Bazı durumlarda, klavikord mızrabını andıran biçimde, çıplak tahta da kullanılıyordu. Akustik olarak en iyi sonucu almak için çekicin tele vuracağı kesin noktalar henüz bilimsel olarak kanıtlanamamış olmasına karşın, şüphesiz, önceki tecrübelere dayanılarak, bazı gerçeklere ulaşılmıştı. Zengin ve devamlı sesler elde edilemiyordu; bu nedenle 1770’lere kadar pianoforte, daha çok, bir eşlik çalgısı olarak kalmıştı.

  Tonal çeşitliliği sağlamak için, klavsende olduğu gibi, farklı düğmeler (stoplar) kullanma fikri, pianoforte yapımcılarında da, ısrarlı şekilde, kendine yer bulmuştu. İstenilen durumlarda tellerle çekiçler arasına konabilecek kumaş, ya da deri parçalarına kumanda eden mekanizmalar denendi. Bu düğmeler “lavta”, “arp” ya da “piano” olarak adlandırılıyordu. Her çekicin iki tele vurduğu mekanizmalarda, daha sonra “una corda” olarak adlandırılacak sistem geliştirilmişti: bir kaldıraç mekanizmayı yana itiyor ve çekiç, iki yerine tek tele vuruyordu. Klavsen mekanizmasıyla pianoforte mekanizmasını birleştirmeye ve ortak tek bir çalgı üretmeye yönelik çalışmalar da yapıldı, ancak, başarılı olunamadı.

  Pantaleon Hebenstreit’in, çalgısını çalarken büyük arpejler boyunca tellere vurması ve rezonansı uzun süre havada bırakması da pianoforte yapımcılarını etkileyen bir örnekti. Bunu sağlamak için, tüm sustu-rucuların (sürdinlerin) bir kaldıraç yardımıyla tellerden kaldırılabileceği bir mekanizma tasarlandı. 18. yy. ortalarında Alman yapımı çalgılarda tüm bu kaldıraçlar el yardımıyla çalışıyordu. Susturucuların kaldırıldığı durumda el çok uzun süre kaldıracı tutmak zorunda kaldığı için, bu mekanizma, dizle çalıştırılmaya başlandı; ayak kaldıraçları, yani pedallar, yüzyılın sonunda İngiltere’de kullanılmaya başlanacaktı.

  Piyanonun yapısı ve özellikle mekanizması, İngiliz ve Viyana tipi olmak üzere iki farklı yöne gitti. Aslında, İngiliz mekanizması, İngilizler tarafından değil, Saksonyalı üreticiler tarafından bulunmuş; Viyana mekanizması da, Alman üreticiler tarafından icat edildikten sonra, Andreas Stein, ya da Nanette Streicher gibi Viyanalı üreticiler tarafından geliştirilmişti.

  Viyana piyanolarında, tuştan tele kadar giden mekanizma, oldukça doğrudandı ve fazla kesintiye uğramazdı. Çalınışları kolay, ancak, volümleri düşüktü. Londra üretimi piyanolarda ise, ki bunlar genellikle çok popüler olan kare şeklinde üretilirlerdi, mekanizmadaki çekiç, daha rahat salınarak yüksek bir kuvvetle tellere vurabiliyor ve bu sayede güçlü bir ses çıkartıyorlardı. Ancak, bu mekanizma, tuşlarının sertliği yüzünden, daha fazla güce ihtiyaç duyuyordu.

  Besteci, virtüoz ve öğretmen Johann Nepomuk Hummel, bu iki farklı tip piyano için bir karşılaştırma yapmıştı:

“ Alman (ya da Viyana) piyanosu, en zayıf el tarafından bile kolayca çalınabilir. Çalıcıya, flüte benzer tonuyla, yumuşak ve gölgelemeye çok uygun bir ortam sunar; geniş bir odada, ona eşlik eden orkestraya zıtlık oluşturarak, çok fazla efor gerektirmeden hızlılık da sağlayarak işini yapar.”

  Hummel, İngiliz mekanizması için de şöyle söylüyordu:

“...dayanıklılık ve tonun doluluğu. Bununla beraber, Alman piyanosunun bazı özellikleri bunda yoktur. Tuşe oldukça ağırdır; tuş, daha derine gömülür ve tekrarlanan hareketler, çok hızlı biçimde ger-çekleştirilemez. ... Bunu tolere edecek bir özellik, İngiliz Piano-Forte’sinin sunduğu dolu tonun, melodiye verdiği çekicilik ve uyumlu tatlılıktır.”

  Piyanoyla yapılan profesyonel performanslar, İngiltere ve Almanya’da farklılık gösteriyordu. Londra’da konserler, genellikle, halka açıkken, Almanya ve Avusturya’da sarayda gerçekleştiriliyorlardı. Dolayısıyla, piyanolar için aranan özellikler de, her iki coğrafyada birbirlerinden farklıydı: İngiltere’de, konser salonunu dolduracak, yüksek volümlü ve güçlü çalgılar isteniyorken, Almanya’da, daha akıcı ve çalana ince ve hassas yanıtlar verebilen çalgılar aranmaktaydı. Bu nedenle, her ne kadar Viyana ve İngiliz piyanoları arasında, şekil, mobilya ve diğer yapısal unsurlarda farklılıklar bulunsa da, en temel farklılık, mekanizmalarındaydı.

                                                                                        

                                                                           Viyana grand piyano mekanizması – 1786 – Stein


  İngiliz tasarımcılar, Cristofori’nin orta kaldıracından farklı olarak, doğrudan vuruşlu mekanizmayı tercih ettiler. Günümüze kadar ulaşabilmiş İngiliz grand piyanolarının en eskisi olan ve şu anda Edinburg Üniversitesi’ndeki Russel Koleksiyonu’nda yer alan 1772 yapımı Americuc Backers piyanosunun mekanizması, 1777’de Robert Stodart’ın patentiyle daha da geliştirilmişti. Bu model, 1785’ten itibaren John Broadwood tarafından kullanılmaya başlanarak, yaklaşık bir yüzyıl boyunca, İngiliz ve Fransız piyanolarında standart hale gelecekti.

                                                                                             

İngiliz Grand piyano mekanizması, 1799 - Broadwood

 

İngiliz grand piyanolarının, sağda susturucuları (sürdinleri) denetleyen ve solda da una corda’yı gerçekleştiren iki pedalı bulunuyordu. Susturucuların kontrolü, daha önce pantaleon üreticileri tarafından da kullanılmış, Gottfried Silbermann da, benzer biçimde, bu mekanizmayı, elle kontrol edilir şekilde piyanolara uygulamıştı.

 

İngiliz grand piyanolarının 1770’lerdeki Viyanalı rakibi, gerçekte Viyana yerine Augsburg’da yerleşik Johann Andreas Stein idi. İngiliz piyanolarına göre kasası çok da derin olmayan çalgısı, bu görüntüsünün uyandırdığı daha zayıf imajı, aslında, hak etmiyordu. Pedallar yerine Stein, diğer Alman ve Viyanalı üreticiler gibi, dizle kullanılan ve klavye yatağının altına monte edilen mekanizmaları tercih ediyordu. 1800’den sonra onlar da pedal kullanımına geçtiler ve süratle pedal sayısını artırdılar. Bazı piyanolarda pedal sayısı yediye kadar çıkıyordu, bunlardan birisi de, Mehter müziğini taklit etmeye yarayan “Yeniçeri” pedalıydı.

 

1790’larda kullanılan Viyana piyanolarının telleri, akort kulakçıkları ve varsa pedal aksamları metalden, geri kalan herşey ahşaptan yapılıyordu. Alt fa’dan üst fa’ya kadar beş oktavlık bir açıklığı vardı;  başka bir deyişle, 36 beyaz, 25 siyah olmak üzere toplam 61 tuşa sahipti. Mozart ve Haydn’ın hemen hemen tüm pianoforte eserleri, Beethoven’ın da 1804’te yayınlanan üçüncü piyano konçertosuna kadarkiler, bu aralık içinde yazılmışlardı. 19. yy.ın ilk yıllarında Viyanalı piyano yapımcıları, İngilizleri taklit ederek, tizlerdeki tuş sayısını arttırdılar. Pedal fikri, 1780’lerde İngiltere’den alındı. Bu şekilde piyanolar yapılmasına rağmen, 1800’lerin başında, hala, dizle çalışan sistemler kullanılıyordu.

 

Streicher firmasının bir elemanı,  J. Andreas Stein’ın maşalı mekanizmasını daha da geliştirdi ve bu yeni mekanizma “Viyana mekanizması” adıyla standart hale getirildi. Viyana mekanizması oldukça hafif bir tuşeye sahipti ve tiz seslerde iki, ya da üç tel aynı tuşa bağlı olup ünison olarak akortlanıyordu. Günümüzün kalın bas telleri, o günün ahşap yapısının gerekli gerilimi sağlayamaması nedeniyle, henüz kullanılmıyordu. Bunun yerine, günümüzdekilere kıyasla daha ince teller vardı, ses kaliteleri iyi olmakla beraber volüm olarak düşük kalmaktaydılar.

 

Uzun dönemde piyano üreticileri, gerek pedalların kullanımı, gerek de mekanizma yapısı bakımından, İngiliz tasarımlarını kabullendiler. Bununla beraber, Viyana piyanoları, Haydn, Mozart, Beethoven, Schubert ve Schumann gibi bestecilerin piyano müziklerinin şekillenmesinde büyük rol oynadılar. Piyano tarihini incelemenin en ilginç yanlarından birisi, bu edebiyatın en ünlü eserlerinin üstünde yazıldığı piyano tipinin, zaman içinde geçerliliğini yitirmiş olmasıdır.

 

1790’larda, İngiliz ve Alman grand piyanoları, boyut ve kapasite olarak gittikçe genişlemeye başladılar ki, bunda, Londra konser salonlarının parlak ismi Jan Ladislav Dussek’in  yaptığı uyarıların da etkisi vardır. Beş buçuk oktavlık aralık, aynı on yıl içerisinde, Broadwood tarafından özel sipariş olarak altı oktava çıkartılmış ve bu yapı, ancak 1810’larda standart hale getirilmiştir (do-do aralığı; 6 oktav). Avusturya ve Almanya’da, altı oktavlık yapı, orta do’nun iki oktav ve bir beşli aralık altındaki fa notasından başlayarak şekillenmişti ki, Beethoven’ın geç dönem eserleri ile Schubert’in eserlerinin çoğunluğu, bu aralıkta yazılmıştı.